Hekimlik mesleği, etik ilkeler ve bilimsel standartlar üzerine inşa edilmiş, toplumun en saygın alanlarından biridir. Ancak, modern tıbbın karmaşık yapısı ve her tıbbi müdahalenin barındırdığı riskler, hekimin hukuki sorumluluğu meselesini hukuk dünyasının en zorlu konularından biri haline getirmektedir. Bir hekimin hatalı bir tıbbi uygulaması sonucunda hastanın zarar görmesiyle gündeme gelen tıbbi malpraktis, hem tazminat hukuku hem de ceza hukukunun ilgi alanına girmektedir.
Hukuki Sorumluluğun Dayanağı: Sözleşme ve Haksız Fiil İlişkisi
Hekim ile hasta arasındaki ilişki, hukukumuzda temel olarak bir vekâlet sözleşmesi olarak kabul edilir. Türk Borçlar Kanunu’na göre, vekâlet sözleşmesi bir işin görülmesi veya bir hizmetin yerine getirilmesini amaçlar. Bu ilişki, hekimin hastaya bir “sonuç” değil, bir “özen” borcu olduğunu ifade eder. Yani, hekim, tıbbın kabul ettiği bilgi ve beceriyi kullanarak hastayı tedavi etmek için elinden gelen tüm çabayı göstermekle yükümlüdür.
Ancak, estetik operasyonlar gibi belirli bir sonucun garanti edildiği durumlarda, hukuki ilişki eser sözleşmesi (TBK m. 470) olarak da nitelendirilebilir. Bu ayrım, hekimin sorumluluğu ve ispat yükümlülüğü açısından kritik sonuçlar doğurur.
Malpraktis ile Komplikasyon Arasındaki Ayırıcı Ölçüt
Her olumsuz tıbbi sonuç, hekimin hatası olduğu anlamına gelmez. Hukukta malpraktis ile tıbbi komplikasyon kavramları net bir şekilde ayrılmalıdır. Tıbbi malpraktis, hekimin mesleki standartlara (lex artis) aykırı, kusurlu bir eylemi sonucunda oluşan zararı ifade ederken; komplikasyon, tüm özenin gösterilmesine rağmen meydana gelen ve öngörülebilir olmasına rağmen engellenemeyen olumsuz bir sonuçtur.
Hukuki Sorumluluğun Unsurları ve İspat Sorunları
Bir tıbbi malpraktis davasının başarılı olabilmesi için, iddia edilen hekim hatasının dört temel hukuki unsurunun ispatlanması gerekir: hukuka aykırı fiil, kusur, zarar ve illiyet bağı. Bu unsurların ispatı, hukuki bilginin yanı sıra tıbbi uzmanlık da gerektirdiğinden oldukça zordur.
• İlliyet Bağı (Nedensellik): Hekimin kusurlu fiili ile hastanın yaşadığı zarar arasında doğrudan bir nedensellik ilişkisinin varlığı, davada en zor ispatlanan unsurlardan biridir.
• İspat Yükü: Kural olarak ispat yükü davacı (hasta) üzerindedir. Ancak, “ilk bakışta kusur karinesi” gibi durumlarda ispat yükü yer değiştirebilir. Örneğin, ameliyatta yabancı bir cismin unutulması gibi bariz hatalar, hekimin kusurlu olduğunu güçlü bir şekilde gösterir.
• Aydınlatma Yükümlülüğü: Hekimin hastayı yapılacak işlem, olası riskler, alternatif tedaviler ve tedavinin reddedilmesi durumunda ortaya çıkacak sonuçlar hakkında tam olarak bilgilendirmesi hukuki bir zorunluluktur. Bu yükümlülüğün ihlali, tek başına tazminat sorumluluğu doğurabilir.
Ceza Hukuku Sorumluluğu
Tıbbi malpraktis eylemi, sadece özel hukuk alanında tazminat yükümlülüğü değil, aynı zamanda ceza hukuku kapsamında da sorumluluk doğurabilir. Hekimin mesleki ihmali sonucunda hastanın yaralanması taksirle yaralama (TCK m. 89), hastanın ölmesi ise taksirle öldürme (TCK m. 85) suçunu oluşturur.
Özel ve Kamu Hastanelerinin Hukuki Sorumluluğu
Hekimin çalıştığı kurumun sorumluluğu, davanın hangi mahkemede açılacağını ve hangi hukuki ilkelere dayanacağını belirler.
• Kamu Hastaneleri: Kamu hastanelerinde gerçekleşen malpraktis vakalarında, İdare’nin “hizmet kusuru” ilkesine dayanılarak İdare’ye karşı idari yargıda tam yargı davası açılması gerekir.
• Özel Sağlık Kuruluşları: Özel hastaneler, çalışanlarının kusurlu fiillerinden dolayı Türk Borçlar Kanunu’nun 116. maddesi uyarınca müteselsil sorumlu tutulur. Bu durumda, hasta, uğradığı zarar için hem hekime hem de hastaneye birlikte dava açma hakkına sahiptir.
Sonuç ve Hukuk Uygulayıcılarına Yönelik Değerlendirme
Tıbbi malpraktis davaları, yüksek derecede uzmanlık ve titizlik gerektiren, multidisipliner bir alandır. Bir avukatın bu davalarda başarılı olması, hukuki bilginin yanı sıra tıbbi literatürü anlama, doğru bilirkişi raporu talep etme ve davanın her aşamasında kritik delilleri toplama becerisine bağlıdır. Hukukçular için bu alanda proaktif olmak, sadece dava açmakla sınırlı kalmayıp, müvekkillere olası riskler ve hakları konusunda önleyici hukuki danışmanlık sağlamayı da gerektirir.

